Karayollarının yetersiz, uçak sanayisinin de daha gelişmemiş olduğu 1900’lü yıllarda denizyolları ve vasıtaları büyük önem arz etmekteydi. Ticaretin kıtalar arasında gemiler vasıtasıyla yapılması hem deniz ticaretinin hem de savaş gemilerinin önemini arttırıyordu. Bu dönem içerisinde Osmanlı Devleti’nin durumuna baktığımız zaman pek içi açıcı bir durumla karşılaşılmamaktadır. Şubat 1897 tarihinde Girit adasının Yunanistan’a bağlandığı haberi ile yıllarca Haliç’te II. Abdülhamit’in emri ile çürümeye terk edilen gemiler bir nümayiş yapmak üzere Haliç’ten ayrıldılar ama yıllarca kullanılmayan gemilerin birer birer kazanları patlamaya başladı ve Girit’in Yunanistan’a bağlanmasını engelleyemediler.  Bu durum donanmanın ne kadar önemli olduğunu gösteriyordu. Bunun için Osmanlı Devleti’nin denizlerde güçlenmesi gerekiyordu. Yunanistan’da bu konuda önemli adımlar atmış ve Amerika’dan iki dretnot tipi gemi ile İtalya’dan bir savaş kruvazörü almak için sipariş vermişti. Denizlerdeki güç dengesi bu dönemde Yunanistan lehine bozulmuş görünüyordu ve Osmanlı Devleti bu durum karşısında donanmasını güçlendirmeliydi. Bu doğrultuda  büyük bir yardım kampanyası başlatıldı. Çeşitli gazeteler gemi alımı için bağışların yapılması için yayınlar yapıyorlardı. Bu kampanya kısa zamanda o kadar gelişti ki halk elinde olup olmadığına bakmayarak ne var ne yoksa bağışlıyordu. Artık kahvehanelerde bile yardım amaçlı paralar toplanıyordu sonuçta gemi almak için büyük bir meblağ toplanmıştı bu paralar ile Almanya’dan Turgut Reis ve Barbaros adlı zırhlılar alınıp donanmamıza eklenmiştir.

1911 yılında Osmanlı hükümeti İngiliz Vickers tersanesine Reşadiye adı verilecek bir zırhlının yapılması için sipariş vermişti. Bunun yanında daha küçük çapta birçok gemi alımı içinde Fransız ve İngiliz firmalara siparişler verilmişti. Reşadiye gemisi 1913 yılında teslim edilecekti.

1911 yılında Arjantin ile Brezilya arasında denizlerde daha güçlü olmak adına kıyasıya bir rekabet yaşanıyordu. Bu vesile ile Brezilya, İngiltere’deki Armstrong adlı şirkete bir dretnot almak için siparişte bulunmuştu. Geminin adı da konulmuştu: Rio de Janerio. Fakat iki yıl kadar sonra Arjantin ile Brezilya arasındaki ilişkiler yumuşamaya başlayınca Brezilya’da hiç geciktirmediği taksitleri aksatmaya başladı ve daha sonra da gemiyi almaktan vazgeçti. Bu durum karşısında gemiye yeni bir talip bulunmalıydı. Bunun için Yunanistan ve Osmanlı Devleti en uygun devletlerin başını çekiyordu. Osmanlı hükümeti de bu gemiyi programlarına almışlardı. Sonuçta iş Yunanistan ile Osmanlı Devleti arasındaki ihaleye kaldı ve bu gemileri almak için en uygun teklifi Osmanlı Devleti verdi. Bu gemiler için yapılması gereken ödenek, dönemin şartları göz önüne alındığı takdirde büyük bir meblağa tekabül ediyordu. Yunanistan’ın almış olduğu gemilere karşılıkta Osmanlı yöneticileri ve halkı da bu gemiyi istiyorlardı. Yunanistan ile Osmanlı Devleti arasındaki açık arttırmada Osmanlı Devleti, Paris’te bulunan Perrier Bankası’ndan % 12,5 faizle 4 milyon sterlin kredi kullanarak Rio de Janerio adlı gemiyi satın alıyordu. Sultan Osman-ı Evvel adı verilen bu gemiyi Osmanlı Devleti’nin alması başta Rusya olmak üzere Yunanistan’da büyük bir şok etkisi yaratmıştı. Yunanistan durumu protesto ediyordu Rusya’da bu geminin Osmanlı donanmasına katılmasını geciktirmek için İngiltere nezdinde girişimlere başlamış ve yeni gemi yapımları için programını hazırlamıştı. Gerçektende ilerleyen zamanlarda görülmüştür ki gemilerin yapımı uzadıkça uzamıştır. Bu konuda gitgide şüpheler artmaktadır. 27 Temmuz 1914’te Reşit Paşa vapuru ile Sultan Osman’ı teslim almak üzere, Bahriye Nazırlığı’nı ve Osmanlı Devleti’ni temsilen Rauf Bey İngiltere’ye gitmiştir. Bu dönem içerisinde Rauf Bey’de bu durum hakkında Bahriye Nazırı Cemal Paşa ile görüşerek İngilizlerin Sultan Osman gemisini bitirmemek için her gün yeni bir bahane icat ettiklerini belirtmiştir.  Rauf Bey gemiyi en son 2 Ağustos’ta istediğini belirtmiştir.  Fakat 3 Ağustos’ta Churchill’in vermiş olduğu emirle Sultan Osman ve Reşadiye zırhlılarına İngiltere tarafından el konulur. Churchill’in bu tavrı genel savaşın çıkmasından dolayıdır. Bu genel savaş içerisinde topraklarını el geçirmek amacıyla uğraştığı Osmanlı Devleti’ne bu gemilerin verilmesi bir anlamda kendi çıkarları için büyük bir tehlike arz edecekti. Dönem içerisinde bir geminin bile güç dengesini bozduğu bir dönemi göz önüne alırsak bunun doğruluğu da ortaya çıkmış olur. 28 Haziran 1914 tarihinde Avusturya-Macaristan veliahdının öldürülmesi ile Avrupa’da başlayan savaş her tarafı sarıyordu. Nitekim bu durum içerisinde de İngiltere’nin Osmanlı’ya gemileri vermesi beklenemezdi. Rauf Bey bu durumu anılarında şöyle anlatmaktadır ‘’Sultan Osman süvarisi olarak üç aydır Londra’da bulunuyordum. İlk önce Brezilya Hükümeti adına Armstrong tezgâhlarında inşa edilmişken, bu hükümetle Şili ve Arjantin’in donanma yapmamak hususunda anlaşmaları üzerine hükümetimiz tarafından satın alınarak ‘’Sultan Osman’’ adı verilen bu dretnotu teslim alıp memlekete götürecek olan bin kişilik mürettebat ve askerim de, Reşit Paşa vapuruyla İngiltere’ye gelmişti. Geminin son taksiti olan 700 bin lira da ödenmişti. İşleri biran önce bitirmek için denemelerin bir kısmından vazgeçerek fabrika ile 2 Ağustos 1914 günü geminin, bize teslimi konusunda anlaşmıştık. Fakat parayı verişimizin ertesi günü için kararlaştırılan sancağımızı çekme törenine zamanından yarım saat önce İngilizler ‘’Sultan Osman’’a el koydular.

Dünyanın birbirine girdiği günlerdi. Bir hafta önce, 28 Temmuz 1914’te Avusturya-Macaristan Sırbistan’a savaş ilan etmiş, arkasından çorap söküğü gibi bir boşanışla Ağustos’un dördüne kadar ki hafta içinde Almanya, Rusya, İngiltere ve Fransa’da Almanya’ya savaş ilan ederek Avrupa anakarası baştanbaşa bir savaş alanı haline gelmiştir.

Birdenbire içine düşülen bu karışık durumu bahane ederek İngiltere ‘’Sultan Osman’’dan sonra Vikers tezgahlarında inşası tamamlanmış ‘’Reşadiye’’ dretnotumuzla gene orada Şili hükümeti adına inşa edilmişken hükümetimiz tarafından satın alınması kararlaştırılıp pazarlığı  da yapılmış olan iki torpido destroyerine de el koydu.

Gerektiği şekilde, şiddetli protestolar edildiyse de kimse oralı olmadı. İngilizler yayınladıkları bir beyanname ile, hangi devlete ait olursa olsun İngiliz tezgahlarında inşa edilmekte olan savaş gemilerinden hiçbirinin hiçbir vesile ile İngiltere kıyılarından uzaklaştırılamayacağını duyuru ile gemilerimize ambargo koymakta ısrar ettiler’’. (Mim Kemal Öke, Erol Mütercimler, Sultan Osman, E yayınları, İstanbul 1991, s. 14–15). Buna karşılık İstanbul’daki İngiliz büyükelçiliği Osmanlıya bu konuda şunu söylemektedir:

‘’ Britanya Majestesi hükümetinin emriyle İngiltere büyükelçiliği şunu bildirir ki Sultan Osman ve Reşadiye adlı Omsalı gemileri ile Şili’ye ait iki savaş gemisinin alıkonulması öteden beri savaş halinde İngiltere’ce tutulan yola uygun olarak yalnızca askeri ihtiyaçlardan doğmuştur.

Britanya Majestesi hükümeti Osmanlı halkının fedakârlığı sayesinde elde edilen bu gemileri alıkoymak zorunda kalmış olmasına çok teessüf eder, hele ki bu olay halk arasında bazı anlaşmazlıklara yol açmıştır.

Bu anlaşmazlıkları ortadan kaldırmak için halka bildirilir ki Britanya Majestesi hükümetinin büyükelçiliği Osmanlı hükümetine şu yönü bildirmekle görevlendirilmiştir. Eğer savaş sırasında bu gemilerin Britanya hükümetine lüzumu olmazsa bunlar Türkiye’ye geri verilecektir. (Öke, Mütercimler, a.g.e. , s. 80)

İstanbul büyükelçiliği tarafından İngiltere hükümeti adına her ne kadar bu gemiler lüzumu olmazsa Türkiye’ye verilecek dese de bu gemiler Osmanlı Devleti’ne verilmemiştir. Savaş ortamını göz önünde tutarak bunun ihtimalinin düşük olacağını söyleyebiliriz ama hiç olmazsa bu gemiler için son kuruşuna kadar ödenen yaklaşık yedi buçuk milyon altın liranın geri verilmesi gerekirdi fakat buda verilmemiştir. Ve bu olay tarihe Osmanlı’nın gasp edilmiş hakkı olarak geçmiştir. Kendini savaşın dışında tutmaya çalışan Osmanlı Devleti de yapılmış olan bu gasp ile kendini Almanya’nın yanında bulmuş ve İngiliz zırhlılarının önünden kaçarak Çanakkale Boğazı’na giren Goeben ve Breaslau Alman savaş gemileri alındı gibi gösterilerek İngiltere’nin müttefiki konumundaki Rusya’nın limanlarını topa tutmak için Karadeniz’e açılmıştır. Böylelikle İngiltere’den son kuruşuna kadar veripte alamadığımız gemilere karşılık, Almanlardan kendi yanlarında savaşa girmek oldu bittisiyle iki gemi almış oluyorduk.

 

                                                                                                        Hasan AYTEKİN

          18. yy.dan itibaren  kol gücünün yerini makine gücünün almasıyla Sanayi İnkılabı başlamış bununla  birlikte kısıtlı imkanlar ile çalışılan atölyelerin yerini büyük fabrikalar almış ve büyük bir sanayileşme hamlesi başlamıştır. Böylece, başta İngiltere olmak üzere Fransa, İtalya, Portekiz, Hollanda ve Belçika gibi ülkeler ihtiyaçları olan hammaddeyi karşılamak üzere büyük bir yayılmacılık faaliyetlerine girişmişlerdir. Bu yayılmacılık anlayışı ile batılı devletler başta Afrika olmak üzere Uzakdoğu’yu ve okyanus ötesini birer sömürge, bu bölge insanlarını da köle olarak benimsemişlerdir. Sömürgeci devletler bir taraftan Uzakdoğu ve dünyanın en zengin kıtası olan Afrika’nın tüm zenginliklerini Avrupa’ya taşırken diğer taraftan da kendi ülkelerindeki ağır işgücü teminini de bu kıtadan başlatmış oldukları köle ticareti ile karşılamışlardır. Bu dönemler içerisinde sömürgecilik o kadar ileri boyuta ulaşmıştır ki, özellikle İngiltere bu sömürgelerden elde ettiği kazanç ve yayıldığı alanlar göz önüne alındığında “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” adıyla anılmaya başlanmıştır. İngiltere Hindistan’ı sömürge olarak egemenliği altına aldığı zamanlarda Ruslarda bugünkü Türk cumhuriyetlerini egemenliği altına almak istiyordu. Zulüm o kadar fazlaydı ki Türk önderler dönemin en güçlü devleti İngiltere’den yardım istemek durumunda kalmışlardır. İngiltere’nin Türkler üzerindeki baskının sona ermesi ricasına Rus Çarının vermiş olduğu cevap çok anlamlıdır: Siz Hindistan’da ne yapıyorsanız bizde burada sadece onu yapıyoruz!

          1914 Birinci Cihan Harbi yeni sömürgeler elde etmek isteyen devletlerin çıkar çatışmasıyla ortaya çıkmıştır. Bunun en açık delili Osmanlı Devleti’nin üzerinde bulunduğu coğrafyanın paylaşılmak istenmesidir. Osmanlı Devleti savaşa İngiltere’nin yanında girmek isteseydi bile bunun mümkün olamayacağı savaş öncesinden  bellidir. Çünkü başta İngiltere olmak üzere Rusya ve  Fransa  gibi ülkeler Osmanlı devletini kendi aralarında bölüştüren gizli antlaşmalar imzalamışlardır. Savaş sonunda da İtilaf devletlerine yenilen Osmanlı Devleti bu devletlerin işgaline uğramıştır. Sömürge zihniyeti ile yapılmış olan bu işgal Kurtuluş savaşı ve bunun nihayetinde Lozan Antlaşmasıyla son bulmuştur. Emperyalist güçlere karşı yapılan Kurtuluş savaşı aynı zamanda esaret altında yaşayan diğer ülkelere de sembol olmuştur.

          Sömürgecilik ile emperyalizmin tanım olarak aynı şey olduğunu söyleyemesek bile ikisinin de aynı çıkara hizmet ettiği gerçektir.  Bu bağlamda emperyalizmi sömürgeciliğin güncellenmiş bir versiyonu olarak kabul etmek daha doğru olacaktır. Her geçen gün artan ihtiyaç ve bunun doğrultusunda artan pazar ihtiyacı dünya ölçeğindeki büyük firmaların her tarafa ulaşmaları neticesini ortaya çıkarmıştır. Bundan ulusal ekonomiler büyük oranda etkilenmişlerdir. Rekabete güçlü şirketler dayanabilir, uluslararası piyasalara açılamayan güçsüz şirketler ortadan silinme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Emperyalizm ile ülkelerin kendine yetebilirlik imkanı da ortadan kalkmış bunun yerine ülkeler birbirlerine daha fazla ihtiyaçlı konuma gelmişlerdir. Dünya piyasasından daha fazla pay almak isteyen uluslararası firmalar emperyalist sistem içerisinde büyük bir güç oluşturmaya başlamıştır.  Emperyalist sistemin emperyalist güçleri ortaya çıkarmasıyla da dünyanın birçok yerine doğrudan müdahaleler yapılmaktadır. Bu konuda Ortadoğu hiç şüphesiz ki en önde gelmektedir. Bu bağlamda, Afganistan, Irak, İsrail’in yapıp ABD’nin destek olduğu Lübnan ve olası Suriye ile  İran müdahaleleriyle Ortadoğu’dan sonra Hazar petrollerini de ele geçirip Rusya ve Çin’in direncini bu bölgede kırmak isteyen ABD-İngiltere-İsrail ile Rusya-Çin-İran arasındaki gizli mücadele ileriki dönemlerde daha da belirgin durumu gelebilir.

                                                                                                                       Hasan AYTEKİN

     Konuştuğumuz anadilin ne olduğu sorulduğunda buna şüphesiz ki Türkçe olarak cevap verilecektir. Doğrudur, evet Türkiye'de konuşulan anadil Türkçe'dir. Fakat kullandığımız anadilin adının Türkçe olmasından ziyade ne kadar Türkçe olduğu incelenmelidir. Görülecektir ki Türkçe'nin kurallarına uymayan birçok kelime dilimizde yer edinmiştir. İnsanlar kendi aralarında anlaşmayı yeterli görüp konuşmalarına yabancı birçok kelimeler ekliyorlarsa bunda büyük bir yanlışlık içerisindedirler. Eski Türk filmlerinde kullanılan sade, açık ve kusursuz Türkçe’yle dalga geçen insanlarımızı anlamak mümkün değil. Cüneyt Arkın’ın çevirmiş olduğu filmleri çok abartılı bulup dalga geçen fakat Rambo’nun filmlerini göz kırpmadan izleyen insanlarımızı anlamak da mümkün değil. Bir batı hayranlığı, yelkenlerini doldurmuş tüm hızıyla ilerliyor. Batının kültürü, yozlaşmış ahlakı, dili vs. artık kendi kültürümüzde büyük yer edinmesine karşın buna karşı hiçbir önlem alınmıyor yada alınan önlemler çok yetersiz kalıyor. Çünkü batılılaşmaktan kast edilenin ne olduğunu bilmiyoruz. Batının bilim ve tekniğini almak yerine topluma hiç bir şey kazandırmamakla birlikte çok şey kaybettiren ve kaybettirecek olan değerlerini alıyoruz ve bu değerler ile kendi değerlerimiz çakışarak büyük bir kültür yozlaşması yaşıyoruz. Başımızı kaldırıp tabelalara baktığımız zaman bu yozlaşmanın bir örneğini görebiliriz.

     Karamanoğlu Mehmed Bey, Türk dilini korunmak amacıyla yayınlamış olduğu fermanda (13 Mayıs 1277) “Bugünden sonra hiç kimse sarayda, divanda, meclislerde ve seyranda Türk Dilinden başka dil kullanmaya” diyerek Türk diline vermiş olduğu değeri göstermiştir. Oysa Osmanlı Devleti’nin kuruluş yılları anlatıldığı zamanlarda, Karamanoğulları Beyliği genel olarak düşmanmış gibi anlatılır. Çünkü bu beylik Osmanlı Devleti’nin önündeki en büyük engel olarak görülüyordu. Oysa iki Türk beyliğinin Anadolu’da siyasi birliği sağlama konusundaki rekabetini böyle göstermek oldukça yanlıştır.

     Cumhuriyet’le birlikte Türk dili ile ilgili çalışmalar büyük bir ivme kazanmıştır. Mustafa Kemal Atatürk dilimizi yabancı dillerin etkisinden kurtarmak için yapılan çalışmalarla bizzat ilgilenmiştir. Atatürk dil ile ilgili olarak “Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması, milli hissin gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki, bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır” diyerek dilin önemini ve vasiyetnamesinde de “Her sene nemadan mütebaki miktar yarı yarıya, Türk Tarih ve Dil Kurumlarına tahsis edilecektir” demesi dile vermiş olduğu önemi göstermeye yeterlidir. Buna karşın neden hala dilimize yeteri kadar değer vermiyoruz?

             

                                                                                              Hasan AYTEKİN

                         

İki kutuplu dünyadaki ABD ile Sovyetler arasındaki mücadele 1990’lı yılların başında dağılmaya başlayan Sovyetler Birliği ile sona ermiştir. Bundan sonra dünya artık tek kutupludur. Artık ABD dünyada tek söz sahibi ülke konumuna yükselmiştir. Sovyetlerin çöküş sürecine girmesiyle birlikte dünyada yeni bir düzene doğru yol almaya başlamıştır. Öncelikli konu Sovyet tehdidine karşı kurulmuş olan NATO’nun geleceğiyle ilgiliydi. Artık  Sovyetler Birliği yoktu ve bu ülkenin oluşturabileceği bir tehditte ortadan kalkmıştı. NATO’nun ya lağvedilmesi gerekiyordu yada görev alanı değiştirilmeliydi. Nitekim öyle oldu ve asıl amacının dışına çıkan NATO’nun yeni görevi suni olarak oluşturulan teröre karşı mücadele ve aşırı dinci örgütlere karşı mücadele olarak farklı bir çizgiye çekildi. Kendi elçisinin yönlendirmesiyle Saddam’a cesaret ve destek vererek Kuveyt’e saldırmasına göz yuman ABD, bunun akabinde koalisyon güçleri oluşturarak Kuveyt’i Irak işgalinden kurtarmıştır. Bundan sonra Ortadoğu ülkeleri güvenlik gerekçesiyle ABD’den ve diğer batı ülkelerinden milyarlarca dolarlık silah satın alarak askeri güçlerini arttırma yoluna gitmişlerdir. Bölgeye milyarlarca dolarlık silah satmanın yanında savaş zararlarına karşılık ABD, Kuveyt ve Suudi Arabistan’dan bu zararlarını büyük ölçüde temin etmiştir ve hala daha etmektedir(!) Bu politikasına son sürat devam eden ABD ve diğer batılı devletler terörü öne sürerek Afganistan’a askeri  müdahalede bulunmuşlardır. Afganistan’ın ardından yeni hedef Irak’tır ve türlü demagoji ile Irak’a girilmiştir. Burada da dikkat edilmesi gereken husus şudur ki NATO burada da ABD’nin hizmetindedir. Şimdi ki bombalanan yer Lübnan... Tüm dünya ülkelerinin kınayamadığı tek taraflı bir savaş... İsrail bombalıyor, ABD destek veriyor ve diğer ülkeler buna karşı tek bir söz bile söyleyemiyor. Burada şüphesiz ki, uzun bir soluk alıp düşünmek gerekiyor. Şimdi de bölgeye bir barış gücünün konuşlandırılması düşünülüyor. Bir taraftan emperyalizm bombalıyor  diğer taraftan buna ses çıkaramayan ülkeler uluslararası güç oluşturup barış sağlamak maskesi altında buna destek veriyor.

                                                                                                                       Hasan AYTEKİN

 

Ermeniler, Osmanlı topraklarında 600 yıl yaşamış, Hıristiyan bir milletti, dinlerine, dillerine, gelenek ve göreneklerine müdahale edilmemişti. Serbestçe ticaretlerini yapmış, çocuklarını eğitmişlerdi. Osmanlı yönetimiyle uyum içinde yaşadıkları için “Millet-i Sadıka” adını almışlardı. Ermenilerden söz ediyoruz; Nice karanlık siyasi emellere malzeme olan veya edilen Osmanlı Ermenilerinden ve o çok tartışmalı Osmanlı-Ermeni münasebetlerinden...

Osmanlı halkından Müslüman olanlar veya olmayanlar, şeriatın çizmiş olduğu hudutlar ve buna bağlı olarak devletçe belirlenmiş olan hukuk sistemi içinde haklara ve vazifelere sahip olmuşlardır. Doğrudan hükümranlıkla ilgili görevler Müslümanlarca ifa edilirken, düşmanlıkları görülmeyen zımmiler bazı Devlet hizmetlerinde çalıştırılmışlar ve son zamanlarda önemli görevlere getirilmişlerdir. Ayrıca, Müslüman olmayanların inanç, ibadet, muhakeme ve eğitim - öğretim hürriyetleriyle, can ve mal güvenliği de teminat altına alınmıştır. Bu hukuk sistemi, Tanzimatla birlikte Avrupa hukukuyla da mezcedilerek yazılı ve milletler arası bir mahiyet almıştır. Böylece yaklaşık beş yüz yıl Müslüman otoriteye tabi, fakat tamamen iç işlerinde serbest olan gayr-i Müslim unsura, her ne kadar Hıristiyan tebaanın sadakatleri her zaman şüpheden ari ise de ve bu yüzden Hıristiyan tebaaları ile ilişkileri rahatsız edici olsa da Osmanlı Devleti 1800’lü yıllardan beri altındaki gayr-i Müslim unsurlara Müslümanlarınkine eşit haklar verme ve onlara, Müslümanlara davranma konusunda samimi olarak gayret göstermekteydi. 

Birçok asırdan beri amacının İstanbul’un ele geçirilmesini hazırlayacak yolları elde etmek olan Rusya’nın Türkiye’ye karşı politikası, onu, müzmin bir zafiyet içinde tutmak ve onun kendisine karşı ciddi bir mukavemet göstermesini önlemeye yöneliktir. Nitekim çeşitli hilelerle bu amacına oldukça yaklaşmayı başarabilmiştir. Bu amaçla Rusya,  Osmanlı Ortodokslarının davasının aşırı derecede avukatı kesilmişti. Fakat gerçekte Rusya onların Osmanlı’dan şikâyet sebeplerinin devam etmesini istiyordu. Bu yüzden, onları, el altından iyileştirici önlemleri sağlayacak tedbirleri şu veya bu şekilde önlemeye teşvik ediyordu. Diğer yandan, İngiltere ve Fransa, 1840 ile 1878 arasındaki dönemde Osmanlı’nın içten ve dıştan güçlendirilmesi ve kuvvetlendirilmesine öncelik verilmesini uygun görüyorlardı. Fakat, 1878’den sonra çabalarını aksi istikamete çevirdiler. Onların bu konudaki fikirlerini değiştirmiş olması gereken 1908 hareketi (II. Meşrutiyetin ilanı) umulanın aksine, düşmanlıkların artmasına sebep oldu (Ahmed Rüstem Bey, Cihan Harbi ve Türk Ermeni Meselesi, Bilgi Kültür Sanat, İstanbul 2001, s. 17).

Osmanlı Devletinin yabancılara karşı gösterilen müsamahasını uluslar arası hukuk profesörü Philip Marshall Brown 1914’te yayınlanan, “Türkiye’de Yabancılar ve Onların Hukuki Durumu”  adlı kitabında şöyle açıklamaktadır : “Osmanlı Türklerini Hıristiyan tebaasına karşı uyguladıkları politikada harekete geçiren sebepler ne olursa olsun, güçlü orduların ve büyük donanmaların yardımı olmaksızın, Babıâli’nin Hıristiyan, Yahudi vs. tebaasına ve daha sonra yabancılara bağışladığı geniş kaza dokunulmazlığını vermiş olmasını söylemek her şeyi açıklamaya yeter”.  Kitabın diğer bir kısmında da şu dikkate değer bölüm yer almaktadır: “Türklerin Gayrı Müslim tebaa konusundaki politikası, onların uymakla mükellef olduğu İslam hukuku ile tam bir uyum halindedir ve onlara karşı haksız bir şekilde yapılan genel müsamahasızlık ithamının açık bir şekilde reddi ve çürütülmesidir.”

Tebaa, reaya, taife, cemaat veya millet olarak isimlendirilen bu gayr-i Müslim halk içinde Ermenilerin durumu başlı başına incelemeğe değer bir konu teşkil etmektedir. Bu bakımdan Ermenilerin Osmanlı Devleti içinde kaydettiği gelişmeleri ana hatlarıyla gözden geçirerek 1915'lere gelirken durumun nasıl bir şekil aldığını kendi mantığı ve seyri içinde incelemeye çalışmak gerekir.

Selçuklu devri Türk - Ermeni münasebetleriyle ilgili olarak bazı Türk ve Ermeni tarihçilerince araştırmalar yapılmış olmasına rağmen, İstanbul’un fethi öncesine kadar ki yaklaşık 150 yıllık Osmanlı - Ermeni münasebetleri üzerinde fazla bir araştırma yapılmamıştır.

II. Mehmed'in daha İstanbul’u fethetmeden önce Bursa'daki Ermeni cemaati ve ruhani temsilcileriyle temasa geçtiği bilinmektedir. Bunun siyasi, askeri, sosyal, iktisadi ve dini birçok sebebi vardır. Bir taraftan Bizans'ın dini, mezhebi baskıları, Ermenileri bir bölgeden diğerine sürmeleri (tehcir), onları üçüncü sınıf bir vatandaş gibi kullanan, tahkir eden uygulamaları, Ermenileri Türklerin Adil ve koruyucu sistemine iterken, diğer taraftan da Bizans'a karşı mücadelelerinde Osmanlılar, zaman zaman Ermenilerden askeri destek görmüşler ve fethedilen yerlerin ıslahında, sulh ve sükûnunun teminine ve iktisadi kalkınmasında Ermenilerden faydalanma yoluna gitmişlerdir.

Bursa'nın fethini müteakip Orhan Gazi'nin ruhani liderlerini Bursa'ya yerleştirdiği Ermenileri (1326) daha yakından tanımak isteyen II. Mehmed, 1451 tarihinde Arşövek Hovakim (Joachim) Yebiskopos'u ziyaret etmiş ve İstanbul’u fethettiğinde kendisini cemaatiyle birlikte oraya nakledip Patrik yapacağını belirtmiştir(Levon Panos Dabağyan, Konstantiniyye, IQ Yayınları, İstanbul 2002, s. 48)

Fetih öncesi ve sonrasında Ermeni ve Rum (Bizans) cemaatleriyle yakından ilgilenen Fatih, sanki dört asır sonraki ihanetlerini daha o günlerde görürcesine, Rumlara daha az itibar ederek, Anadolu'nun çeşitli yerlerindeki Türklerle, itimat ettiği Ermeni Ailelerini İstanbul’a yerleştirmiştir. Hovakim'e 10 yıl önce verdiği sözünü tutan Fatih, 1461 yılında Samatya'daki Sulu Manastır (Surp Kevork)'da Ermeni Patrikhanesini kurdurtmuş ve Hovakim'i Patrik ilan etmiştir. Böylece Ermeni Ekümenik Patrikliğine, Rum Ortodoksları dışında, bütün monofizit ve gayr-i monofizitlerin lideri olma hakkını ve salahiyetini vermiş ve Ermenileri din, eğitim - öğretim, vakıf ve aile işlerini kendi örf ve adetlerine göre düzenleme hürriyetine kavuşturmuştur.

1475 yılında fethedilen Kefe'den ve 1479'larda da Anadolu'nun çeşitli yerlerinden Ermeniler İstanbul'a getirilerek yerleştirilmiştir. Yavuz Sultan Selim ve Kanuni zamanındaki fetihlerle, Doğu Anadolu, Azerbaycan, Kafkasya, Suriye ve diğer bölgeler Osmanlı topraklarına geçince, bütün Ermeniler Osmanlı hâkimiyetine girmiş ve yine birçok aile ve sanatkâr Istanbul'a yerleştirilmiştir. Böylece yeni fethedilen yerler için Türklere uygulanan iskân politikası Ermeniler için de tatbik edilmiştir. Burada şunu da ifade etmek gerekir ki, Romalılar, Persler, Bizanslılar zamanında zorunlu göç (tehcir)'e tabi tutulup yerlerinden, yurtlarından edilen hatta mezalim yapılan Ermeniler, Osmanlılar zamanda gönüllü olarak göçe, iskâna tabi tutulmuşlar ve özellikle Istanbul ve civarına yerleştirilmişlerdir. Öyle ki, XIX. yüzyılın başlarına gelindiğinde İstanbul’daki Ermeni nüfusu 150.000'e ulaşmış ve o devirde dünyada en kalabalık Ermeni nüfusu olan şehir İstanbul olmuştur. Böylece Ermenilerin dini, milli, kültürel ve iktisadi kalkınmaları şuurlu olarak ve mütemadiyen iyileştirilerek en mümtaz cemaat haline getirilmiştir. Bütün bunlara rağmen, savaş şartları içinde ve gayet insani tedbirlerle Birinci Dünya Savaşı'nda tehcir edilen Ermenilerin durumlarını her vesileyle çarpıtarak dile getiren birçok yeni Ermeni yazarının, klasik Ermeni yazarlarının aksine, Osmanlı öncesi tehcir mezaliminden ve asırlarca sürdürülen Osmanlının gönüllü iskân politikasından hiç söz etmemeleri ilmin hala propagandaya alet edildiğini ve gerçeklerini saklanmaya çalışıldığını açıkça ortaya koymaktadır.

Her ne kadar Istanbul Ermeni Patrikliği üzerinde Sis ve Ecmiyazin kiliselerinin belli ölçüde ruhani üstünlüğü devam etmişse de, verilen birçok imtiyazla, onun bütün Ermeniler üzerindeki siyasi ve kültürel üstünlüğü son zamanlara kadar devam etmiştir. Ancak 1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla Ruslara Osmanlı Devleti sınırları içinde kilise kurma ve Hıristiyanların hamiliğiyle ilgili bazı kolaylıklar getirilince ve özellikle 1829 Edirne Antlaşmasıyla Ecmiyazin Katolikosluğu Rus sınırları içinde bırakınca, Rusya'nın dini ve yavaş yavaş siyasi baskıları Osmanlı Devleti içindeki ve dışındaki Ermeniler üzerinde hissedilmeye başlanmıştır.

Osmanlı toplumu, diğer birçok etnik unsur gibi Ermenileri de kendilerinden farklı görüp ayırmamıştı. Onlarla komşuluk yapmış, ticari ilişkiler kurmuşlardı. Yönetim kadrolarında yer verilmiş, danışmanlık, tercümanlık, hatta bakanlık olmak üzere devletin her kademesinde istihdam edilmişlerdi. İçlerinden edebiyatçılar, müzisyenler, mimarlar, bürokratlar ve tıp adamları çıkmış, Osmanlı’nın toplum dokusunda bir renk olmuşlardı.

Rahip Çark, ‘’Türk Devleti Hizmetinde Ermeniler’’ isimli kitabını kendisin göre yazmış olmasına rağmen pek çok yerinde Türklerin Ermenilerin hayatındaki önemini ve insanlığını anlatmaktan çekinmez. Rahip Çark’a göre ‘’Sultan İbrahim, kardeşi Mehmet’in Maltalıların eline esir düşmesi üzerine, İmparatorluk hudutları dâhilindeki bütün Hıristiyanların yok edilmelerini istemiş, fakat günün meşhur Şeyhülislâmı Ebu Said buna engel olmuştur. Bunun üzerine bilhassa Ermeni cemaati, meşhur âlim ve din adamlarını bu şahsiyete teşekküre göndermişler. 1753–1853 yılları arası Ermenilerin her sahada büyük ilerlemeler kaydettikleri “altın devir”dir. Ermeniler bu devrede hükümetin büyük itimat ve emniyetini kazanarak, pek çok sahada Rumları bile geride bırakmışlardır. Sultan II Mahmud’un tahtını birkaç saat için günün en nüfuzlu adamı Artin Kazez Bezciyan’a terk ettiği rivayet edilir (Georges de Maleville, 1915 Osmanlı-Rus Ermeni Trajedisi, Çev. Necdet Bakkaloğlu, Toplumsal Dönüşüm Yay., İstanbul 1998, s. 65-67).

18. asır Türkiyesinin en büyük tüccarlarından Seğpos sarraf ve aynı zamanda Saray’ın bezirgânbaşısı idi. Meşhur Saray bezirgânlarından Yakup Ağa ve Yusuf Çelebi, İngiltere’deki ilk defa sesli saatleri İstanbul’a getirerek çok büyük bir servet sahibi olmuşlardır (Gültekin Ural, Ermeni Dosyası, Kamer Yayınları, İstanbul 1998, s. 60). Bu ve bunun gibi birçok örnek vardır ki Ermenilerin Osmanlı Devleti sınırları içerisinde başka hiçbir yerde olmayan imtiyazlara sahip olduklarını gösterir. 1600 yılında İstanbul’a gelerek, buraya yerleşen Düzyan ailesi kuyumculukla iştigal ettiği gibi, Saray kuyumculuğu ve Darphane idareciliğinde de bulunmuştur. “Balen ve Bali Balyan, Mimar Magar,  Krikor Balyan, Ohannes Serveryan, oğulları Serkis, Agop ve Nikoğos, Dikran Kalfa, Levon Balyan mimaride devlet hizmetinde önemli eserler vermişlerdir” (Nazmi Sevgen, Tarih Dünyası, Sayı 16, s. 695). Ermeniler, devlet mekanizmasının önemli müesseselerinden Baruthanede de devletin güvenini kazanıp idaresini bir süre ellerinde bulundurmuşlardır. Dadyanlar 140 yıl süre ile bu idareyi babadan oğula intikal ettirerek sürdürmüşlerdir. Dad Arakel Efendi, Simon ve Ohannes Beyler baruthaneyi idare etmekle kalmamış, Sultan II. Mahmut ve Sultan Abdülmecit’in iltifatlarına mazhar olarak Devlet Yüksek Ahkâmı Adliye üyeliği, Meclis-i Maarif üyeliği gibi hizmetlerde de bulunmuşlardır”.Manas ailesi fertleri, minyatür resim ve resim sanatında kendilerini kabul ettirerek Saray’a girmeyi başarmışlar, 200 yıldan fazla bir zaman saray ressamlığından diplomatlığa kadar devlet hizmetinde önemli mevkilerde bulunmuşlardır. Tüm bunlar azınlıklar içerisinde Ermenilerin müstesna bir yeri olduğunun göstergesidir.

                                                                                                                  Hasan AYTEKİN

          Musul Bölgesi, I. Dünya Savaşı sonlarına kadar Batılı kaynaklarda genellikle Irak’tan ayrı olarak Yukarı El-Cezire içinde gösterilmiştir. I. Dünya Savaşı’ndan sonra ise bölge daha çok siyasi sebepler yüzünden Irak’ın parçası olarak kabul edilmiştir.

          Musul,  Osmanlı hâkimiyetine ilk olarak Yavuz Sultan Selim’in 1514 tarihli Çaldıran Seferi ile girmiş, Kanuni Sultan Süleyman’ın 1534–1535 tarihleri arasında gerçekleştirdiği Bağdat Seferi ile bu hâkimiyeti perçinlemiştir. Osmanlı hâkimiyeti ile Musul; Süleymaniye, Kerkük ve Musul sancaklarından meydana gelen bir vilayet merkezi olmuştur (Edip Semih Yalçın, Lozan Konferansı’nda Musul Meselesi, Aylık Sosyal- Politik Kültür Dergisi, S. 36, Ankara 1996, s. 60).

Musul Meselesi, Mondros Mütarekesinin imzalanması ile başlayıp 1926 yılı Haziran ayına kadar geçen süreler içinde çeşitli sahalardan geçmiş ve yeni Türk Devleti’nin İngiltere ile olan ilişkilerinin temel meselesini oluşturmuştur. Bu mesele zaman zaman Türk-İngiliz ilişkilerinin temel meselesini oluşturmuştur. Bu mesele Türk-İngiliz ilişkilerini zaman zaman savaş noktasına da getirmiştir. Musul üzerindeki Osmanlı hakimiyeti I. Dünya Savaşı’na kadar sürmüştür. I. Dünya Savaşı ile İtilaf devletlerinin Musul üzerindeki siyasi emelleri Irak cephesinin açılmasına sebep olmuştur. Ancak Osmanlı Devleti önceleri Irak cephesinde önemli başarılar elde etmesine rağmen, savaşın sonuna doğru Irak cephesinden geri çekilmek zorunda kalmıştır.

          25 Ekim’de başlayan İngiliz taarruzu 30 Ekim’de önemli sayıda Türk birliğinin esir edilmesi ile sonuçlanmıştır. Mütarekenin imzalandığı gün Kerkük hariç Musul ve Musul vilayetinin önemli bir kısmı Osmanlı ordusunun elinde idi.

İngiltere,  Mondros Mütarekesi hükümlerine uymayıp Musul’u işgal etmişlerdir. 10 Kasım’da Musul, İngilizlere terk edilmiştir. Misak-ı Milli’nin I. Maddesi Türkiye’nin güney sınırlarını tespit etmektedir.  I. Madde ; Osmanlı Devleti’nin özellikle Arap çoğunluğunun yerleşmiş olduğu düşman ordularının işgali altında kalan bölgelerin geleceğinin haklarını serbestçe açıklayacakları oy uyarınca belirlenmesi gerekir (Edip Semih Yalçın, a.g.m., s. 61). Yani; Musul, Kerkük ve Süleymaniye’nin ve diğer tarafta Hatay bölgesinin Anadolu’nun ayrılmaz bir parçası olduğu açıktır. Mustafa Kemal Atatürk, 28 Aralık 1920 tarihli Ziraat Okulu’nda yaptığı konuşmada Musul’un mütareke anında Türk ordusunun hâkimiyetinde bulunduğunu ifade etmiş, İngiliz işgalini İstanbul’un işgalinde olduğu gibi haksız ve mütareke hükümlerine uymayan bir teşebbüs olarak değerlendirmiştir.

          İngilizler, Musul’u işgal etmişler ama bölgeye hakim olamamışlardır. Bölgedeki aşiretleri kontrol altında tutma konusunda ciddi sıkıntıları olmuştur. Kerkük ve Süleymaniye halkı İngiliz himayesine sıcak bakmamışlar ve bundan rahatsızlık duymuşlardır. Müslüman kabileler İngilizlere vergi vermek istememişlerdir. Yöre halkının çoğunluğu kesinlikle Türk tarafında yer almıştır. Musul halkı, Ankara’da ilk Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla güçlenen Milli Mücadele hareketine destek vermişlerdir.

          Ankara hükümeti daha Lozan Konferansı’nın başlamasından önce Musul’un gerekirse silah yoluyla kurtarılması için İngilizlere karşı hareketi göze almıştır (Mim Kemal Öke, Kerkük-Musul Dosyası, İstanbul 1991, s. 52). Ancak kuvvetlerin bir kısmının batı cephesine kaydırılma gerekliliği ve daha sonra konferansın başlaması, bu isabetli düşüncenin gerçekleşmesine engel olacaktır.

Lozan Konferansı’nda üzerinde çetin tartışmaların meydana geldiği konu, ‘’Musul Meselesi’’ olmuştur. Türkiye için hayati öneme sahip olan Musul, müzakerelere ve müttefiklere hakim olan İngiltere içinde gerek zengin petrol kaynakları ve gerekse Hindistan yolunun emniyeti bakımından ele geçirilmesi zorunlu görülen stratejik ve iktisadi öneme sahip bir bölgedir. Türkiye için ise asgari sınırlarını ifade eden Misak-ı Milli’nin vazgeçilmez bir ilkesidir.

          Musul Meselesi, Lozan Konferansı’nın 23 Ocak 1923 tarihli oturumunda ele alındı. İsmet Paşa, Türk tezini siyasi, tarihi, etnografik, coğrafi, ekonomik ve askeri açılardan geniş bir şekilde ilmi ve akli delillere dayanmak suretiyle izah etti. İsmet Paşa’nın bu konuşması incelendiğinde Musul’un bir Türk toprağı olarak telakki edilmesinde gerçeklerin yanı sıra İngiltere’nin ortaya koymaya çalıştığı iddiaları da çürüttüğü görülür.

          Esasında Türk tezinin dayandığı nokta etnografik sebeplerdir. Musul vilayetine yerleşik nüfus, 503,000 kişi olarak gösterilmiş ve Türk-Kürt ayrımı yapılmaksızın çoğunluğunun Türk olduğu vurgulanmış ve bölgenin Anadolu’dan ayrılamayacağı belirtilmiştir.

          İsmet Paşa’dan söz alan Lord Curzon ise ortaya koyduğu karşı tezinde Türk tezini çürütmeye çalışmış ancak başarılı olamayacağını anlayınca başka metotlardan istifade etmeyi düşünmüştür. Curzon’un ilk manevrası Musul meselesini normal seyrinden çıkarmak suretiyle İngiltere’nin Musul’u alıkoymak istemesinin petrol tesiriyle olduğu gerçeğini kamuoyundan saklamayı başarmasıdır (İsmet İnönü, İnönü’nün Hatıraları, Ulus 1968, s. 25). Böylece otel odalarında görüşmeye başlanan Musul meselesinde Türkiye’nin haklılığı ve İngiltere’nin gerçek emellerini teşhir etme fırsatı kaçınılmaz oluyordu.

          Bu otel görüşmelerinin birinde Türk heyeti ikinci delegesi Rıza Nur,  Lord Curzon’a Musul’un Türklere bırakılması halinde diğer ihtilaf konularında Ankara ile derhal anlaşma sağlanabileceği garantisini dahi vermiş, daha da ileri giderek İngilizlere petrol imtiyazını teklif ederek Musul’un Türkiye’ye verilmesini teklif etmiştir (Rıza Nur, Lozan Hatıraları, İstanbul, s. 73). Rıza Nur’un hatıraları incelendiğinde görüşmeler sırasında İngilizlerin Süleymaniye sancağının Türkiye’ye verilmesini teklif ettiklerini ancak buna Türk heyetinde askeri müşavir olarak bulunan Tevfik Bıyıklı oğlu’nun karşı çıktığını ifade etmiştir (Rıza Nur, a.g.e., s. 68)

          İkinci celse görüşmelerinde İsmet Paşa’nın Plebisit (oy çoğunluğu) teklifi karşısında Lord Curzon’un ikinci önemli manevrası Musul meselesinin Cemiyet-i Akvam’a (Birleşmiş Milletler) havalesi ve kararın cemiyet tarafından verilmesi teklifidir.  Bu teklif İngilizlerin müttefikleri tarafından da desteklenmiştir. İsmet Paşa’nın bir defa daha Türkiye’nin Musul’dan vazgeçmeyeceğini bildirmesi üzerine o günkü celse tatil edilmiştir.

          4 Şubat’ta yeni bir barış projesi hazırlayan İngilizler ve müttefikleri barış görüşmelerinin kesilmesi tehdidinde bulunarak, bunu Türk heyetine kabul ettirmeye çalıştılar. Fakat İsmet Paşa bu teklifi kabul etmedi ve görüşmeler 4 Şubat’ta sona erdi ve İsmet Paşa Romanya üzerinden Türkiye’ye döndü.

          Mustafa Kemal Paşa’nın, Musul meselesine çok daha geniş bir çerçeveden baktığını belirtmek gerekir. 25 Aralık 1922’de Le Journal muhabiri Paul Herriet’a Çankaya’da verdiği beyanatta Musul konusundaki görüşlerini şu şekilde açıklamıştır; ‘’Musul vilayetinin hudud-ı millimize dahil araziden olduğunu biddefaat ilan ettik. Lozan’da elyevm karşımızda ahz-ı mevkii etmiş olanlar bunu pekâlâ bilirler. Vatanımızın hudutlarını tayin ettiğimiz zaman büyük fedakârlıklara katlandık. Artık milli arazimizden en ufak bir parçasını bizden koparmaya çalışmak pek haksız bir hareket olur. Buna katiyyen muvafakat edemeyiz’’. Musul meselesi, Lozan Antlaşması’ndan sonra Haziran 1926 tarihine kadar sürüncemede kalacaktır. 3 yıllık bir zaman dilimi içerisinde mesele önce 19 Mayıs 1924 tarihinden itibaren İstanbul Konferansı’nda ele alınacak, daha sonra Cemiyet-i Akvam Meclisi’nde görüşülecek ve nihayet Haziran 1926’da Ankara Antlaşması ile sonuçlanacaktır.

          Türkiye, defalarca Musul konusundaki İngiliz oyunlarını kabul etmeyeceğini açıklamasına rağmen bu tutumunda direnemeyecek ve Cemiyet-i Akvam Meclisi kararına uyarak 5 Haziran 1926 tarihli Ankara Antlaşması ile Musul’u Irak’a terk etmeyi kabul edecektir. İngiltere, Musul’u Türkiye sınırlarına dahil etmemek için Şeyh Sait İsyanı2nı destekleyecektir. Bu isyanın son bulmasının ardından da antlaşma imzalanır.

          Ankara Antlaşması iyi komşuluk ilişkileri ve genel hükümler adı ile üç kesim ve toplam 18 maddeden oluşmaktadır. 1. ve 2. maddesi Türk-Irak sınırını tespit etmiştir. 14. maddesi bölgedeki petrol gelirinin %10’unu 25 yıl süreyle Türkiye’ye bırakılmasını öngörmüştür. Ancak daha sonra 500 bin İngiliz sterlini karşılığı bu hakkından vazgeçecektir (İsmail Sosyal, Türkiye’nin Siyasi Antlaşmaları (1920–1945), C.I, Ankara, s. 309–317).

          Musul meselesinde İngiltere’nin direnmesi, bölgenin petrol kaynakları açısından zengin oluşu, stratejik önemi ve İngiltere’nin sömürge yolları üzerinde oluşundan kaynaklanmaktadır. Bölgenin sahip olduğu bu özellik, İngiltere’nin ısrarcı, uzlaşmaz ve baskıcı tutumuna neden olmuştur. Bu tavrın diğer bir sebebi de 1926 da hala Türk milletinin hayat hakkını tanımak istememesinden kaynaklanmıştır. İngiltere’nin bu tavrı karşısında Ömer Kürkçüoğlu’nun belirttiği gibi Türkiye’nin dış politika meselesindeki yalnızlığı, Musul’un kaybedilmesinde öne çıkan önemli sebeplerdendir. Bu yalnızlık Milletler Cemiyeti’nde açıkça görülmüştür. Türkiye, Cemiyetin üyesi olmasına rağmen İngiltere asli ve kurucu üyesidir. Bu yapıdaki bir kurumdan Türkiye lehine bir karar çıkması oldukça zordur (Ömer Kürkçüoğlu, Türk-İngiliz İlişkileri (1919–1926), Ankara 1978).

 

                                                                                              Hasan AYTEKİN

Dünya üzerindeki en büyük sermaye egemeni hiç şüphesiz Amerika Birleşik Devleti’dir. Dünya egemenliğini eline geçiren ABD bu konumunu bu yüzyılda da sürdürmek için büyük bir çaba göstermektedir. Zirvede kalmak zirveye ulaşmaktan daha zordur ve ABD’de bunun farkındadır. Bu nedenle dünyanın çeşitli bölgelerine doğrudan veya dolaylı olarak müdahale etmektedir ve Ortadoğu bu konuda başı çekmektedir. Bunun en geçerli nedeni şüphesiz ki bu bölgenin dünya petrol rezervinin 3’te 2’sine sahip olmasıdır. Ortadoğu’da varolan devletlere baktığımız zaman belli başlı devletlerin yanında Kuveyt, BAE, Katar, Bahreyn gibi parça devletlerinde olduğu görülür. Bunun nedeni İngiliz emperyalizminin bu bölgedeki petrol rezervini paylaştırmasıdır.

          Bölgenin en önemli petrol üreticisi 262 milyar varil petrol rezervi ile dünya petrol rezervinin % 22,9’unu elinde bulunduran Suudi Arabistan’dır. Suudi Arabistan’ı 130,7 milyar varil petrol rezervi  ile dünya rezervinin % 11,4’üne sahip olan İran ve 115    milyar varil petrol rezervi ile dünya petrol rezervinin % 10’unu elinde bulunduran Irak takip etmektedir. ABD’nin yıllık petrol ihtiyacının 7,5 milyar varil olduğunu göz önünde bulundurursak petrolün ABD için ne derece önemli olduğu anlaşılır.

          Petrolün denetimini ele geçirip bu yüzyılda da dünyanın tek egemen gücü olmak isteyen ABD, kitlesel silahların yayılmasını önlemek gibi zahiri bir sebebi öne sürerek Irak üzerine büyük bir askeri harekat düzenleyip Saddam rejimini ortadan kaldırmıştır. Oysa Birleşmiş Milletlerin silah denetçileri Irak’ta kitlesel imha silahlarının olmadığını açıklamışlardır. ABD’nin bir taraftan Irak’a harekat için Körfez’e askeri yığınak yapması diğer taraftan da silah denetçilerini bu ülkeye göndermesi kamuoyunu aldatmaya yönelik olup sonuç ne olursa olsun harekatın olacağının bir göstergesiydi. BM’de, dünyanın egemen tek gücü olan Amerika’nın asıl hedefleri karşısında oldukça etkisizdir ve yaptırım gücüne de sahip değildir. ABD’nin Ortadoğu’ya demokrasiyi getirmek istemesi de gerçeği yansıtmamaktadır. Her ne olursa olsun dünyanın herhangi bir coğrafyasına demokrasiyi getirmek ABD’nin vazifesi değildir. Bu Irak’ın kendi meselesidir ve demokrasi ancak halkın benimsemesiyle yerleşir. ABD’nin 11 Eylül sonrası El kaide ile Irak arasında bir bağlantı kurmasının da sağlam bir dayanağı yoktur ama 11 Eylül’de İkiz kulelere yapılan saldırı Büyük Ortadoğu Projesinin askeri cephesinin başlamasına meşru bir dayanak olarak gösterilmiştir.

          Yukarıda da belirttiğimiz gibi Irak 115 milyar varil petrol rezervi ile dünya petrol rezervinin % 10’unu sahiptir ve Irak’a yapılan harekatın ana sebebi petroldür. Amerika Irak’a yapılan harekat için milyarlarca dolar harcamıştır ve halen de harcamaktadır. Şayet Irak’ın petrol rezervinin olmadığı düşünülürse ABD yukarıda saydığımız gerekçeleri öne sürerek bu harekatı yapar mıydı? Şüphesiz ki yapması beklenmezdi.

          ABD sayıları 200 kadar olan dev şirketlerin kontrolündeki bir ülkedir ve bu şirketlerin birçoğu silah ve petrol şirketleridir. ABD bir taraftan bu ülkelere silahlı müdahalelerde bulunarak silah şirketlerinin karını katlarken  diğer taraftan da dev petrol şirketlerinin taleplerini karşılamaktadır. Irak üzerine yapılan senaryoların bir benzeri de bu günlerde İran için yapılmaktadır. İran için yapılacak olası askeri harekatın meşru dayanağı da hazırdır: Nükleer silahların yayılmasını engellemek. Nükleer silahların yayılmasından ziyade her türlü silahın yayılmasının karşısında olmakla birlikte neden İran sorusunu sormak gerekir? Pakistan ve Hindistan nükleer silahlara sahip ülkelerdir ama ABD bu ülkelere bir askeri harekat düzenlemeyi düşünmemektedir. Hatta Hindistan’la bu konuda istişare içindedir. Aynı şekilde İsrail’in Ortadoğu’da nükleer silahlara sahip olduğu bilinmektedir. Ortadoğu’da İran’ın nükleer silahlara sahip olmaması bölgenin güvenliği ve bu güvenliğin istikrarı için doğru karardır fakat buna karşın İsrail’in bu silahlara sahip olması da bölgedeki güvenliğin teminini zorlaştırmaktadır.

 

                                                                                        Hasan AYTEKİN